Ay, seni andırıyor uzaktan — solgun, utangaç.
Bir yel esti;
Kuru yapraklar fısıldadı adını,
Ben sustum.
Çünkü her şey seni söylüyordu zaten: Sen gel.
Bir yol vardı, seninle yürümek için doğmuş,
Ama sen gitmiştin.
O günden beri o yolun taşları sessiz,
Her adımım eksik, her gölgem yarım.
Rüzgâr bile üşürken “neredesin?” diyor içimden.
Bir sabah uyanırsın belki,
Kuşların sesi tanıdık gelir.
Bir yerlerde biri seni bekliyordur hâlâ,
Bir pencerede ışık sönmemiştir,
Bir kalp — yıllara inat — hâlâ sana inanıyordur.
Sen gel.
Geceleri koynuma düşen soğuk,
Ancak sesinle ısınır.
Sen gel.
Bir çocuğun duası kadar saf,
Bir mezarın sessizliği kadar derin bir özlem bu.
Yeter ki bir adım at,
Ben bin adımla karşılarım seni.
Yıllar geçse de,
Adın hâlâ aynı yerinde duruyor dilimde.
Ne eksildi, ne değişti.
Sadece ben yaşlandım biraz,
Bir de özlemim büyüdü —
Senin yokluğunla aynı hızda.
Bir gün gelir de dönersen,
Beni aynı yerde bulacaksın.
O eski evin önünde,
Kırık bir taşın üstünde oturuyor olacağım.
Bir elinde zaman, bir elinde pişmanlık,
Yine “gel” diyeceğim usulca.
Sitem etmeden, hesap sormadan.
Sadece kal diyebilmek için.
Sen gel.
Söz, dünya duracak o anda.
Rüzgâr bile susacak,
Kalbim yeniden çarpacak çocuk gibi.
Sen gel.
Çünkü ben artık yaşamakla beklemek arasına sıkıştım.
Ve ikisi de sensiz eksik.
Sen gel…
Bir daha hiçbir şey istemem.
Bir nefesin yeter, bir bakışın yeter.
Gel ki kalbim yerini hatırlasın,
Gel ki dünya yeniden anlam kazansın.
Sen gel…
Geçmişin tozuna karışmadan,
Geleceğe inat,
Sadece şimdi, sadece biz,
Sadece o kelimeyle biten dua gibi: Sen gel.